TIRMIK iZi
Cuma, Mayıs 23, 2008
Luz verde/ Yeşil ışık...
Ben de bıkmıştım onlardan; çünkü özellikle hipertiroid hastalığım süresince avuç avuç yutmak zorunda kalmıştım, tadları berbattı, yan etkileri çoktu ama ne çare, kullanmaktan başka çare de yoktu. Sağlığımın normale döndüğü zamandan beri mecburen kullandıklarım hariç, tablet halinde ilaç yutmayı hiç tercih etmiyorum, buna ağrı kesiciler, vitaminler ve başka yaşam destekleri de dahil... Hâlbûki dünya ilaç piyasası neredeyse bütünüyle tabletler, kapsüller vb. üzerinde dönmekte, sarmısağın, havucun, kerevizin, enginarın, lâhananın, ısırganın, domatesin ve daha nice şeyin bütün faydalarının kimi tabletlere sığdırıldığı iddia edilmekte. Bu durumda modern hayatın kıskacında çırpınan günümüz insanının sağlıklı olabilmek için hergün neredeyse on tane destek tableti yutması gerekmekte. Bu konuyu uzun süredir araştırıyordum aslında, alış-veriş merkezlerinin o pek moda şık şıkırdım vitaminci dükkânlarını da epey karışladım ama ı-ıhhh, pek ikna olmadım...
En iyisi doğal olanıdır elbette, ancak şimdiki zamanda katkısız, hormonsuz, boyasız, zımbırtısız olanını bulabilmek: Peeehhh, neredeee? Hadi bulduk diyelim, kurallarına uygun hazırlamak lâzım, yoksa bir katre faydası yok çoğunun. Eskilerin kapısından bile geçmeyen hastalıklar şimdi başa belâ olduğuna göre, e muhakkak bir yolu olmalı bunun. Yani hem doğal, hem kolay olmalı, akmamalı kokmamalı, saçılıp dağılmamalı, havayla temas ettiğinde bozulmamalı, hijyenik, pratik, kullanımı kolay ve tüketmesi keyifli olmalı. İnsan içince ''böğğğğk!'' diye yüzünü buruşturmamalı, midesi ve beyni bulanmamalı. Derken...
Hani kafayı da bu sağlıklı ve zinde olma meselesine yeterince takmışken o ayaklanıp bana gelmesin mi? Başta biraz kuşkucu yaklaştım, çünkü daha önce şu hürrrp diye zayıflattığı, inceltirken zindeliği de elimizden almadığı üfürülen yosun haplarının tuzağına takılmıştım! Ben daha bünyeme verdiği zararları onarmaya uğraşırken haplar yasaklandı, bozulan metabolizma dengem de yanıma kâr kaldı! ''Yok yaa'' dedim, ''olmaz, hap değil, bişey değil, evet tadı güzel güzel olmasına da, içeriğini bilmeden etmeden böyle bir şeye başlanmaz.'' Tabii incelemeye koyuldum hemen, birkaç günümü aldı bu iş, çünkü benim derdim sadece zayıflamak ve fit görünmek değildi. Son derece önemli hastalıklar atlatmış, dünya kadar ameliyat geçirmiştim. Ortalıkta uyduruk kıydırık sürü sepet ürün dolaşmaktaydı, tabii çoğu da bildiğiniz haptı. Bana farklı birşey lâzımdı. Konuyu dünya çapında araştırdığımda hayretle gördüm ki; Agel ürünleri sağlık konusunda gerçek bir devrim yaratmış, metabolizma sorunları, eklem ağrıları, zihin yorgunlukları, halsizlik, fazla kilolar ve daha birçok ciddî sıkıntılar konusunda şüpheci kafalarda çoktan yeşil ışık yakmıştı. İkna olmam uzun zaman almadı...
Çarşamba, Mayıs 21, 2008
La hermana/ Kızkardeş...
Evet; ben sevgili Sedef'i öyle hissediyorum... Sanki kızkardeşimmiş gibi, ötedenberi yanyanaymışız, aynı tarihi paylaşmışız gibi. Zaten o da o kadar içten, o kadar sıcak ve o kadar zarif ki; arada olduğu varsayılan bütün engeller birer birer siliniyor, hani sanki İstanbul'da, yıllar evvel kalınan yerden devam ediliyor... Bu arada; Sedef Yılmabaşar Ertugan'ın geçen Cuma Ankara'da açtığı resim sergisi birçok sevgili dostu da bir araya getiriyor. İşte Çiğdem ve Baturhan Atabey çifti de en beğendikleri resmin önünde bana böyle poz veriyor...
Kaybettiğimiz kedi canlardan konuşuyoruz, yüzlerimizde acının izleri bu sebeple var ama hep bildiğimiz şeydir ki, onlar Sedef'in çizgilerinde, bizim yüreklerimizde güzel hatıraları ile daima olacaklar, hiç unutulmayacak, alnımızdaki çizgiler gibi bizimle birlikte yaşayacaklar...
Cumartesi, Mayıs 17, 2008
Felicitaciòn/ Tebrik...
Çarşamba, Mayıs 14, 2008
Silencio/ Suskunluk...
4 Mayıs 2008 Pazar akşamı, yüzlerce savaş karşıtı insanla birlikte ben de Amsterdam'da, şehrin yüreği kabûl edilen Dam Meydanı'ndaydım... Ulusal Anma Günü sebebiyle meydan trafiğe kapatılmıştı. Hollanda Kraliyet Ailesi de törene katılacak, kraliçe meydandaki anıta savaşta kaybedilenler anısına çelenk bırakacaktı. Alanda Hollanda'lılar olduğu gibi, pekçok farklı ülkeden gelmiş olan turistler de vardı. Görevliler tarafından dağıtılan tören programı son derece dakik şekilde uygulandı. Polis geçişe kapatılan noktalarla ilgili bilgi verir ve başka taraftan geçmem gerektiğini belirtirken gayet nazikti. Kalabalıkta rahatsızlananlar olma ihtimâline karşı en az dört noktada tam donanımlı ambulans ve sağlık ekipleri hazır bekliyordu. Tam belirtilen saatte başlayan program dakikası dakikasına uygulandı, en ufak bir aksilik yaşanmadı. Ancak; beni asıl etkileyen bu değildi...
İkinci Dünya Savaşı'nda hayatını kaybetmiş olanlar anısına iki dakikalık saygı duruşu yapılacağı anons edildi ve genç bir izci kız borazanı ile saygı duruşunu başlattı. Protokol tarafı, yani anıtın önü ve oradakiler (kraliçe, prens ve prensesler, savaş gazileri vs.) dönüşümlü olarak alanın iki yanına kurulu dev ekranlardan halka izletilmekteydi. Ekranda genç izci kızın belirmesi ve iki dakikalık saygı duruşunun başlaması ile birlikte tıklım tıklım dolu olan o meydanda bütün insanî sesler sustu, bu öyle derin bir sessizlikti ki yavaşça kararan Amsterdam semalarında kanat çırpmakta olan kuşların kanat seslerinden başka hiçbirşey, evet hiçbirşey duyulmuyordu. Dam Meydanı, Amsterdam ve dünya, sanki herşey ve herkes iki dakikalığına çok kesin ve belirgin şekilde susmuştu, en ufak bir çıt dahî çıkmıyor, bu sessizliği kuşların kanat seslerinden başka hiçbirşey bozmuyordu. Gözlerini kapatıp saygı duruşunda bekleyen insanlara baktım, en soylusundan en yabancısına kadar herkesin aynı eşit ''insanlık'' noktasında buluşmasının, iki dakika süreyle aynı şeye odaklanarak susmasının şaşırtıcı hazzını yaşadım... Ve saygı duruşu sona erdiğinde kameramı çalıştırdım, meydanda daire çizerek yaptığım kısa çekim tuhaf bir tesadüf eseri müzikle birlikte tam arkamızdaki eski yapının kubbesinde sona erdi. Dikkatle bakarsanız gökyüzündeki beyaz ışık izini göreceksiniz, hani özellikle programlasanız, uğraşsanız sanki böyle denk gelmezdi. Hiç tanımadığım yüzlerce insanla birlikte, aynı anda ve aynı şekilde ''barış''ı düşünmek çok güzel ve özeldi. Paylaşmak, bu enerjiyi çoğaltmak istedim, sizin de düşüncelerinizle desteklemenizi diledim... Bu vesile ile haydi, bir kez daha ve hep birlikte herkes için koşulsuz, evrensel barışa niyet edelim...Cumartesi, Mayıs 10, 2008
El Cortès/ Nazik...
Amsterdam'da, önümden okyanusa doğru sessizce akan Ij nehrine bakarken aklımda ''nezaket'' kavramı vardı. Yollarda gözgöze geldiğim insanların beni hiç tanımamalarına rağmen gülümsemesi, otomobillerin, bisikletlerin yol vermesi, hâttâ Dam Meydanı'na giderken yaya geçidinde bana yol veren bir aracın sürücüsüne ''gracias'' dediğim için aralık camdan bana gülümseyerek gene İspanyolca ''de nada/ birşey değil'' demesi, asansörlerde herkesin birbirini selâmlaması, ''full non-smoking'' yani hiçbir yerinde kesinlikle sigara içilmeyen otelimde bütün müşteriler ve çalışanların bu kurala titizlikle uyması, gece ya da gündüz, hava şartları ne olursa olsun sigara içesi gelenlerin paketlerini, çakmaklarını alıp kapı önüne çıkması ve içtikleri sigaranın izmaritini de mutlaka bu iş için yerleştirilmiş büyük küllüklere atması düşürdü zannederim aklıma nezaketi... Ve oradan taaaa nerelere uçurdu düşüncelerimi...
Geçen senenin Eylül ayının ilk yarısı geride kalmıştı. 12 Eylül'de geçirdiğim ameliyat sebebiyle yaralarım henüz çok tazeydi, annem yanımdaydı, o malûm sitedeydik daha, taşınmamıştık. Daha doğrusu evin büyük bölümü toparlanmıştı da, kesin göç için benim iyileşmem bekleniyordu. Genellikle yatıyordum ama o gün yatmaktan sıkılmış, Ares ve kedi çocuklarla birlikte biraz güneşlenmek için arka bahçeye çıkmıştım. Annem de mutfakta kahvaltı sofrasını toplamakla meşgûldü. Derken elinde yeni demlediği çay termosuyla gelen annem yüzünde çok şaşkın bir ifadeyle ''siteye yabancı bir adam girmiş'' dedi. Yüzümü güneşten çevirmeden ve sükûnetimi hiç bozmadan ''olabilir anne, ne var ki bunda?'' dedim, ''biz de mantık olarak buraya yabancıyız zaten...'' Fincanlara çay doldururken ''tamam da'' dedi, ''çok terbiyesiz lâflar ediyor cep telefonuyla konuştuğu her kimse, burada oturan biri olmasa gerek herhalde...''
Bıyıkaltından gülümsedim, benim zarif anneciğim burada geçirdiğimiz kâbûs gibi yazı sadece anlatılanlardan biliyordu tabii, yaşamamış, olan-bitene şahit olmamıştı. Bizim gibi bu tür durumlara şerbetli sayılmazdı. Yerimden doğrulup ''göster bakayım şu adamı bana, nerede?'' dedim, birlikte ön tarafa gittik. Bir taraftan yürüyüp diğer taraftan cep telefonu ile konuşan ve konuşmakta olduğu her kimse ona karşı yakası açılmadık ifadeler kullanan beyaz gömlekli adamı derhal tanıdım tabii, arkasının dönük oluşu hiç önemli değildi, bu şahıs daha evvel bana karşı da benzer kaba ve amiyâne sözler sarfeden malûm sitenin yöneticisiydi. Gene gülümseyerek bahçe kapısını kapattım, şaşkınlıkla yüzüme bakan anneme ''yabancı değil o'' dedim, ''buranın yönetim kurulu başkanı, hani sana olanları anlatmıştım ya, boşver, hadi arkaya geçip çayımızı içelim...''
Salı, Mayıs 06, 2008
Finalizar/ Sonuçlandırmak...
2007'nin sıcak ve kurak Temmuz'unda, Ankara'nın Türkkonut mevkiinde susuzluktan neredeyse ölmek üzereyken bulunmuştu. Henüz yavruydu, son mecali ile otomobilimizin önüne çıkmasaydı belki şimdi hayatta değildi. Ama bu ufak sokak köpeciği için seçilmiş çok iddialı bir kader plânı mevcuttu, hani o vakitler ilahî bir mesaj gelip bunu bildirmiş olsaydı herhalde olayın içinde olan hiçkimse buna inanmaz, ''yok canım, daha neler, tuhaf bir şaka olmalı bu'' falan derdi. Ama işte oldu, sevgili köpeciğimiz Ares doğduğu topraklardan binlerce kilometre uzaklıkta, Hollanda'nın tarihî Deventer şehrinde olması gereken yeri nihayet buldu:) Bugün kendisi ile orada buluşuldu, kucaklaşıldı, hikâyenin başladığı ana şahit biri olarak içim bir tuhaf oldu, gözlerim doldu...
Anladığım odur ki; bu ''kader plânı'' dediğimiz kutsal sistem insan-hayvan ayırdetmiyor, büyük yaratıcı kudretiyle yarattığı için neyi lâyık görürse o oluyordu. Geçen yaz Ankara sokaklarında aç-susuz, hasta ve savunmasız vaziyette öylesine dolaşan bu sahipsiz can bulunduktan epey zaman sonra artık Hollanda'da nefes alıyordu. Güvendeydi, mutluydu, bütün varlığıyla ''gördüğüme sevindim'' diyor, aylarca beraber yaşadığı bu kadının yüreğinin en derin köşesine böylece dokunuyordu. Gözlerinden sonsuz bir vefa ve sevinç okunuyordu. Öyle ki; masmavi gökyüzünde parlayan güneş bile sanki bu eşsiz anları kutluyordu...
Pazartesi, Mayıs 05, 2008
Conforme/ Benzer...
Güneşli, pırıl pırıl bir Mayıs gününde evinin eşiğinde oturup kedini sevmenin, varlığını güneşle ve onunla bütünlemenin milliyeti yoktur, dini-imanı başka olsa zaten ne farkeder? Hikâyeler bambaşkaysa da şu anda hissedilenler tıpatıp benzer... Aynı içten ve dıştan ısınma hissi, aynı göz kamaşması, aynı yumuşaklık, ülkeler, kültürler, diller değişse de tanım değişmez: hayatın sade güzellikleriyle mutlu olan ve yaşıyor oluşunu durmadan kutlayan işte aynı mütevazı insanlık, elde kahvaltı kâsesi, sırtta eski bir tişört, ayakta parmakarası terlikler...
Amsterdam'da kanal boylarında sıralanan binalar da birbirine benzer. Ama Venedikte'ki o ''dekor şehir'' havası yoktur pek, burası daha gerçekçidir. Ve camın arkasından bakıyor olsan da farketmez kardeşim, güneş her yerde ve her zaman güneştir. Kedi güneşe bakar, önünden kanal akar, dallara kuşlar konup kalkar. Gezici ve yazıcı kadın ise durup hepsine bakar elbette, içinden şunu geçirir ihtimâl: ''demek kedi ve tül perde arasındaki huzursuz ilişki heryerde benzer, her zaman var...'' Zira kedi hayata perdenin ardından bakmayı sevmez; atar tırnağı, ip çeker, büzüştürür, hırpalar, perdenin ütüsünü ve fiyakasını bozar... Perde yenilir, aradan çekilir, kedi susar...
Nationale Herdenking/ Ulusal Anma Günü...
Savaş yıllarının unutulmayan isimlerinden biri de hatıra defteri aracılığı ile tanıdığımız Anne Frank, Amsterdam'da, Nazilerden saklandığı ev ve önündeki yaşlı kestane ağacı halen itina ile muhafaza edilmekte. 16 yaşındayken toplama kampında ölen ve soykırımın simgelerinden olan Anne bu şehrin en önemli kimliklerinden biri olmayı da sürdürüyor...
Ve bisikletler... Amsterdam halkının en önemli ulaşım aracı yani. Bisiklet yolları son derece düzenli, yediden yetmişe herkes bisiklet kullanıyor desem hiç yalan olmaz. Şehri bisikletle dolaşmak isteyen gezginler için kiralama ofisleri çok yaygın. Binlerce bisiklet var bu şehrin sokaklarında ve trafik sistemi de bütünüyle onlara göre düzenlenmiş, otomobilleri pek adamdan sayan yok, kullanan da pek az zaten çünkü gerek yok. Toplu ulaşımın en kolay ve düzenli olduğu Avrupa kentlerinden biri Amsterdam. Ucuz, temiz ve hızlı seyahat etmek isteyenler daima toplu taşımacılığı tercih ediyor. Bana da ağzımı bir karış açıp öyle aval aval bakmak düşüyor! İkinci defa ziyaret ediyor olmama rağmen, bu ufacık ülkenin akıl almaz düzenine tekrar şaşıyorum? Yorgunum, bu günlük bu kadar, müsaadenizle ben artık yatıyorum...























ziyaretçi
