TIRMIK iZi
Cumartesi, Ağustos 22, 2009
İlk ve son...
Ek ve de dip: Tırmık İzi kitabına ulaşmak isteyenler, ''arıyoruz ama bulamıyoruz'' diyenler; internetteki hemen her kitap sitesinde satışı var, üstelik internet siparişlerinde fiyatı daha uygun. Bilginiz ve ilginiz olsun:) Sağolun...
Perşembe, Ekim 23, 2008
Bitti...
Pazar, Haziran 15, 2008
El padre y el gato/ Baba ve kedi...
Aslında anlatacak çok şey birikti; lâkin lisan-ı müsait hususunda tereddütlerim var. Acaba hayattayken olduğu gibi sesli cümleler mi kurmalıyım, yoksa sadece düşünceleri okuyup olan-biteni anlar mı ölmüş babalar? Bilirim; hiç sevmezdi öyle özel günleri falan, aldırış etmezdi, hediye-mediye zaten istemezdi. Ona son aldığım ''Babalar Günü'' hediyesi pilli bir masaj yastığı idi, heyhat, onu da eskitmeye vakti kâfî gelmedi...
Tekâmülünün hangi kısmında olduğunu bilemiyorum şimdi, zira son onbeş senedir bana birşey söylemedi. Ancak o bana göre hep bu evlilik fotoğrafındaki kırık gülümsemeli güzel adamdır, hiç değişmedi. Aynadaki sûretimde, varlığımda, hücrelerimde yaşamaya devam ediyor kaldı ki; zannedildiği gibi ölmedi. Kırıla-döküle, bölüne-parçalana kırkdört yaşıma geldim, herşeye rağmen hâlâ babasını özleyen içimdeki o öksüz sanki hiç büyümedi... Beni ben yapan değerleri ve varlığımı armağan eden babama 2008 senesinin ''Babalar Günü''nden sonsuz saygı ve şükranla... Benimle beraber yaşayacaksın babacığım, daima...
Mesajı aldık, evet, artık Ankara'ya da yaz geldi:)
Pazartesi, Mayıs 05, 2008
Conforme/ Benzer...
Güneşli, pırıl pırıl bir Mayıs gününde evinin eşiğinde oturup kedini sevmenin, varlığını güneşle ve onunla bütünlemenin milliyeti yoktur, dini-imanı başka olsa zaten ne farkeder? Hikâyeler bambaşkaysa da şu anda hissedilenler tıpatıp benzer... Aynı içten ve dıştan ısınma hissi, aynı göz kamaşması, aynı yumuşaklık, ülkeler, kültürler, diller değişse de tanım değişmez: hayatın sade güzellikleriyle mutlu olan ve yaşıyor oluşunu durmadan kutlayan işte aynı mütevazı insanlık, elde kahvaltı kâsesi, sırtta eski bir tişört, ayakta parmakarası terlikler...
Amsterdam'da kanal boylarında sıralanan binalar da birbirine benzer. Ama Venedikte'ki o ''dekor şehir'' havası yoktur pek, burası daha gerçekçidir. Ve camın arkasından bakıyor olsan da farketmez kardeşim, güneş her yerde ve her zaman güneştir. Kedi güneşe bakar, önünden kanal akar, dallara kuşlar konup kalkar. Gezici ve yazıcı kadın ise durup hepsine bakar elbette, içinden şunu geçirir ihtimâl: ''demek kedi ve tül perde arasındaki huzursuz ilişki heryerde benzer, her zaman var...'' Zira kedi hayata perdenin ardından bakmayı sevmez; atar tırnağı, ip çeker, büzüştürür, hırpalar, perdenin ütüsünü ve fiyakasını bozar... Perde yenilir, aradan çekilir, kedi susar...
Perşembe, Nisan 17, 2008
Cantar/ Şarkı söylemek...
Pazar, Mart 16, 2008
Dedicar/ İthaf etmek...
Amelia'nın bu fotoğrafının bulunduğu kutuda başka sepya fotoğraflar da var; birbiri ile alâkasız, farklı zamanlarda ve farklı yerlerde çekilmiş, ama genellikle 1930'lu tarihler taşıyan fotoğraflar bunlar. Kutunun başında eşelenirken özellikle üzerine ya da arkasına elyazısı ile notlar düşülmüş olanlarını seçip ayırıyorum. Kenarda köşede kalmış bir eskici dükkânının önüne açılmış sergide, kimsenin dikkatini çekmeyen tozlu fotoğraf kutusuna bu denli ilgi gösterişim dükkân sahibini hayli şaşırtıyor. Sorduğunda başımı kaldırıp ''ben bir masalcıyım'' diyorum, ''çok uzaklardan geldim, burada kendime yeni masallar arıyorum''... ''Fàbula *? Hmmmm...'' diyor yaşlı adam, kafasında bu durumda fotoğrafların bedelini birkaç kademe yükselteceğini belirtir bir bulut dolaşıyor. Ama yere diz çöküp hüzün ve saadet arasında gidip gelen duygularla fotoğrafları ayıran gezgin ve de masalcı kadına baktığında kendi düşüncelerini ''boşveeeer'' gibi bir el hareketi ile dağıtıyor, ''seç istediğini'' diyor, ''kaç tane alırsan bir tane de benden sana hediye''... Gülümsüyorum, sepya fotoğraflardaki farklı sûretler de gülümsüyor benimle birlikte. ''Güzel Amelia'' diye fısıldıyor içimdeki masalcı, ''hikâyen nerede başladı, nerede bitti bunu bilemem ama seni daha fazla bu tozlu kutuda bekletemem, o tatlı arkadaşın, belki sevgilin seni terketmiş olabilir, lâkin kaderlerimiz kesişti bir kere, artık ben seni terkedemem''... Zarif elbisesinin kıvrımları usulca dalgalanıyor, küpeleri sallanıyor sanki, sanırım bunu sadece ben farkediyorum. Bedelini ödeyip kendi masalıma kattığım fotoğraflarla dükkândan ayrılırken gözlerimi kamaştıran Madrid güneşini Amelia'ya ithaf ediyorum... Gökten düşen üç elmadan birini yere değmeden yakalıyorum...
(Amelia'nın bileğindeki saat hangi yitik zamanı gösteriyor, seçebilen var mı? Benim gözler happı yuttu da, artık yakını hiç göremiyorum!.. Ayrıca fotoğraf arkası notun çevirisinde bana çok uzaklardan yardım eden sevgili Hakan Gürsel'e de içtenlikle teşekkür ediyorum...)
* Cariño: Sevgi, aşk...
* Fàbula: Masal...
Perşembe, Aralık 20, 2007
Quanto de lebo?/ Borcum ne kadar?..
Kadın hastane odasında, yatağın kenarına oturup düşünür. Sol göğsünde inceden bir sızı başlamıştır, olağandır, çünkü kesilen yer bir müddet sonra sızlar, acır. Koridorlar tenha, hastane sakin, sessizdir. Saatler birer birer eksilir, zaman usulca geceden sabaha devrilir...
Gün bayramdan bir evvelidir, gündüzki arefe telâşı artık dinmiştir. Hastane sanki omuzunun üzerinden dönüp bakar gibidir Ankara'ya, Ankara pek aldırmaz buna, zaman geçtikçe ışıkları azalır, dışarıdaki keskin ayaza karşı karanlığı sıkıca giyinir, kapatır gözlerini, çünkü bilir, ertesi gün bayramdır, ruhları kan tutacaktır, bunun için dinlenmiş olması gerektir...
Kadın bu defa hastaneye yatacağını yakınları dışında pek kimselere söylememiştir. Çünkü hastane dendiğinde insanların aklına hemen hastalık gelir. Oysa bir sene evvelinin izlerini silip süpürmek, kesilip alınanları yerine koymak öyle kolay değildir. Ama bunu anlatamazsınız herkese elbette, yaşamayan nereden bilir? İnsan hastalığın bedeninden alıp götürdüklerini yeniden edinebilmek için bazen defalarca kesilir, biçilir, tekrar dikilir...
Kadın bu kez keskin ve apaçık bir tek başınalığı seçmiştir. Yanına kimseleri istememiş, geçen sene hayatına destursuz giren hastalıkla, bu kez odada ikisinden başka kimse olmadan yüzleşip hesaplaşmaya niyet etmiştir. ''Beni alamadın diye kızgın değilsin, değil mi?'' diye sorar kadın. ''Bunu da nereden çıkardın şimdi?'' diyerek hınzırca gülümser adı herkesçe bilinen hastalık, ''sadece aykırı davranışları severim, o kadar. Yoksa alıp götüreceğim sürüyle can zaten var , yeterince meşgûlüm yani, o-hooooo, seninkine gelene kadar...'' ''Öyle mi, pekâla o halde'' der kadın, ''birşey içer misin, dolapta nar suyu var.'' ''Yok almayayım, sağol'' der hastalık, ve ekler, ''biliyor musun, aslında bana düşman gibi davranılmasına çok alışkınımdır, hâttâ tuhaf bir zevk te duyarım bundan. Ama sen öyle yapmadın, beni hayatının bir parçası olarak kabûl ettin, ben senin bazı parçalarını koparıp almıştım hâlbûki, gene de benden nefret etmedin. O yüzden şaşkındım biraz, kaç defa gitmeye niyetlenip hani katili kan çeker hesabı, gene geri döndüm ama merak etme, artık ikna oldum, yürümüyor bu ilişki, nefesini seninle bölüşmeyeceğim bundan böyle...''
Elindeki bardaktan bir yudum alırken ''doğrusunu istersen, seninle ilgili merak ettiğim hiçbir şey yok'' der kadın, ''tanıyorum seni, çünkü sen bana zararlı olan bütün düşünce ve davranışların toplamıydın. Seni kendi özümden, varlığımdan bizzat ben doğurup çıkarttım. Ama çok şükür ki; iş işten adamakıllı geçmeden ve gayet birden, bu derin uykudan uyandım. Sen de dahil, hiçbir şeyden ve hiçkimseden korkmamayı bu sayede başardım. Bu sebeple, şimdi söyle bana, borcum kaldı mı sana ve kaldıysa ne kadar? Zira seni serbest bırakıyorum, bunu nefret ve öfkeyle değil, sevgi ve şükranla yapıyorum üstelik. Sen olmasaydın bu kadar çabuk uyanamayabilirdim, farkındayım, biliyorum. Haydi son bir kez sarıl bana ve ayrılalım, git artık, seni bağışlıyorum, aşkımız buraya kadar...''
Bir hasta ile korkunç ve amansız olarak bilinen hastalığının kucaklaşıp vedalaşması şüphesiz ki öyle kolay anlatılmaz. Dışarıdan bakan biri birbirine dolanıp ayrılan renk sarmalları, tuhaf dumanlar ve ürkütücü gölgeler görür, zaten pek birşey anlamaz. Fotoğrafı çekilebilir belki, ancak neticesi net olmaz. Hani Şeyh Gâlib demiştir ya; ''su suyur, düşman uyur, hasta-i hicrân uyumaz'' Hastalığı ikinci bir ruh gibi sûretinden soyunup gittikten sonra uyumaz kadın, hastanenin duvarlarına sinmiş eski sesleri, nefesleri dinler. Yakazalar (*) uğrar gecesine, yan odalarda dermansız hastalar ıstırapla inler. Sabah olur, kalkıp alelacele giyinir, çantasını hazırlar, izin kağıdını imzalayıp dışarı atar kendini. Sağa-sola hiç bakmadan, son sürât gelir yaşadığı yere. Merdivenleri hızla çıkıp kapıyı açar, dışarıdaki kurşunî ağır hava içeri dalmadan atar evine yorgun ruhunu ve kurban niyetine kesilmiş bedenini, kapıyı hemen kapar. Nihayet kapının ardında kalır topluca ölüşlerin o kırmızı son nefesi ve parlayarak inen bıçağın kararlı keskinliği. Ve sokaklarda şimdi artık sadece ''kuzuların sessizliği''...
(*) Yakaza: Uyku ile uyanıklık arasında, zihnin şuurötesi tecrübelere açık olduğu hâl ve zaman parçası. Osmanlıca sözlüğe göre ''yakza'' uyanıklık, dikatte olma hâli...









