TIRMIK iZi

Hayat size tırmık attı diye yakınacağınıza siz de hayata tırmık atın, iziniz kalsın!..

Cuma, Mayıs 23, 2008

Luz verde/ Yeşil ışık...

Ben de bıkmıştım onlardan; çünkü özellikle hipertiroid hastalığım süresince avuç avuç yutmak zorunda kalmıştım, tadları berbattı, yan etkileri çoktu ama ne çare, kullanmaktan başka çare de yoktu. Sağlığımın normale döndüğü zamandan beri mecburen kullandıklarım hariç, tablet halinde ilaç yutmayı hiç tercih etmiyorum, buna ağrı kesiciler, vitaminler ve başka yaşam destekleri de dahil... Hâlbûki dünya ilaç piyasası neredeyse bütünüyle tabletler, kapsüller vb. üzerinde dönmekte, sarmısağın, havucun, kerevizin, enginarın, lâhananın, ısırganın, domatesin ve daha nice şeyin bütün faydalarının kimi tabletlere sığdırıldığı iddia edilmekte. Bu durumda modern hayatın kıskacında çırpınan günümüz insanının sağlıklı olabilmek için hergün neredeyse on tane destek tableti yutması gerekmekte. Bu konuyu uzun süredir araştırıyordum aslında, alış-veriş merkezlerinin o pek moda şık şıkırdım vitaminci dükkânlarını da epey karışladım ama ı-ıhhh, pek ikna olmadım...

En iyisi doğal olanıdır elbette, ancak şimdiki zamanda katkısız, hormonsuz, boyasız, zımbırtısız olanını bulabilmek: Peeehhh, neredeee? Hadi bulduk diyelim, kurallarına uygun hazırlamak lâzım, yoksa bir katre faydası yok çoğunun. Eskilerin kapısından bile geçmeyen hastalıklar şimdi başa belâ olduğuna göre, e muhakkak bir yolu olmalı bunun. Yani hem doğal, hem kolay olmalı, akmamalı kokmamalı, saçılıp dağılmamalı, havayla temas ettiğinde bozulmamalı, hijyenik, pratik, kullanımı kolay ve tüketmesi keyifli olmalı. İnsan içince ''böğğğğk!'' diye yüzünü buruşturmamalı, midesi ve beyni bulanmamalı. Derken...

Hani kafayı da bu sağlıklı ve zinde olma meselesine yeterince takmışken o ayaklanıp bana gelmesin mi? Başta biraz kuşkucu yaklaştım, çünkü daha önce şu hürrrp diye zayıflattığı, inceltirken zindeliği de elimizden almadığı üfürülen yosun haplarının tuzağına takılmıştım! Ben daha bünyeme verdiği zararları onarmaya uğraşırken haplar yasaklandı, bozulan metabolizma dengem de yanıma kâr kaldı! ''Yok yaa'' dedim, ''olmaz, hap değil, bişey değil, evet tadı güzel güzel olmasına da, içeriğini bilmeden etmeden böyle bir şeye başlanmaz.'' Tabii incelemeye koyuldum hemen, birkaç günümü aldı bu iş, çünkü benim derdim sadece zayıflamak ve fit görünmek değildi. Son derece önemli hastalıklar atlatmış, dünya kadar ameliyat geçirmiştim. Ortalıkta uyduruk kıydırık sürü sepet ürün dolaşmaktaydı, tabii çoğu da bildiğiniz haptı. Bana farklı birşey lâzımdı. Konuyu dünya çapında araştırdığımda hayretle gördüm ki; Agel ürünleri sağlık konusunda gerçek bir devrim yaratmış, metabolizma sorunları, eklem ağrıları, zihin yorgunlukları, halsizlik, fazla kilolar ve daha birçok ciddî sıkıntılar konusunda şüpheci kafalarda çoktan yeşil ışık yakmıştı. İkna olmam uzun zaman almadı...

Agel'ın farklı ihtiyaçlar için hazırladığı bu beş ürünün diğerlerinden en önemli farkı ''jel süspansiyon'' olmasıydı yani bir tür hoş kokulu, lezzetli, akışkan jöle. Tek dozluk ambalajlarda sunulan ürünleri içmek için bardak, su falan gerekmiyordu, kapağını işaretli yerden yırtıyor ve kafanıza dikiyordunuz. Çantanızda yer kaplamıyor, dökülmüyor, akmıyor, dolayısı ile sağa sola bulaşmıyordu. Cepte bile kolayca taşınabiliyordu. Tek yapmanız gereken ürün danışmanlarının tavsiye ettiği zamanda ve dozda kullanmaktı. Ayrıca; Agel'ın kozmetik sektörüne de el atmak sureti ile hazırladığı ve ürün gamına yeni kattığı bilberry/yabanmersini özlü cilt bakım seti kısa zamanda yarattığı sonuçlarla gerçekten akıllara zarardı! Hiçbir ürün hayvanlar üzerinde test edilmiyor, doğala özdeş (!) aroma, boya ya da tatlandırıcı içermiyordu. Deneme sürecini tamamladığımda gördüm ki; bu yeni icat hakikaten işe yarıyordu. Çünkü haplar gibi bir süre sonra değil, hemen ve kolayca vücut sistemine katılıyordu. Kaldı ki; bu Agel ürünleri insana sağlık ve zindelik getirirken beraberinde para da kazandırıyordu. Ama başta dedim ya; benim derdim bunlar değildi, ben bedenimde gerçek sağlığı hissetmek, bazı farklar görmek istiyordum. Şimdi isteyen ticarî kaygı, isteyen reklâm desin, hiç umurumda olmayarak bu ürünleri herkese içtenlikle tavsiye ediyorum. Ayrıntılı bilgi almak isteyen bana yazabilir, tecrübelerimi severek paylaşırım. Ben bundan böyle o tablet zırvalarına hiç kanmam, Agel'ı hem kendim kullanır, hem de aileme ve dostlarıma kullandırırım...
posted by Handan Demiralp at 22:59 0 comments

Çarşamba, Mayıs 21, 2008

La hermana/ Kızkardeş...

Evet; ben sevgili Sedef'i öyle hissediyorum... Sanki kızkardeşimmiş gibi, ötedenberi yanyanaymışız, aynı tarihi paylaşmışız gibi. Zaten o da o kadar içten, o kadar sıcak ve o kadar zarif ki; arada olduğu varsayılan bütün engeller birer birer siliniyor, hani sanki İstanbul'da, yıllar evvel kalınan yerden devam ediliyor... Bu arada; Sedef Yılmabaşar Ertugan'ın geçen Cuma Ankara'da açtığı resim sergisi birçok sevgili dostu da bir araya getiriyor. İşte Çiğdem ve Baturhan Atabey çifti de en beğendikleri resmin önünde bana böyle poz veriyor...

Kaybettiğimiz kedi canlardan konuşuyoruz, yüzlerimizde acının izleri bu sebeple var ama hep bildiğimiz şeydir ki, onlar Sedef'in çizgilerinde, bizim yüreklerimizde güzel hatıraları ile daima olacaklar, hiç unutulmayacak, alnımızdaki çizgiler gibi bizimle birlikte yaşayacaklar...


Sanat büyülü şeydir, insanın duygularına dokunur, yüreğinin en ince telini titretir, bazen hüzün kondurur dudakların kıyısına, bazen de böyle sıcak gülümsemeler getirir. Bu güzel kadının resimlerinde görülen yegâne şey zaten sanıldığı gibi kediler değildir, aslında onlar da hayata atılan yâhût bizzat hayatın attığı derin tırmıkların izleridir. O resimlere bakarken kendinize dair birşeyler yakalamanız, ''aaa, bu duygu, bu renk, bu hal biraz da benim yâhû'' demeniz an meselesidir. Biz gittik, gördük, dedik, artık bundan gerisi sizin hikâyenizdir. Nasıl bağlanır bu yazı efendim; elbette sevgili Sedef Yılmabaşar Ertugan'a ve ona bu rengârenk ilhamları veren gelmiş geçmiş bütün kedilere gönülden teşekkür edilir... Ve bir sonraki buluşmaya kadar gidilir...
posted by Handan Demiralp at 23:26 0 comments

Cumartesi, Mayıs 17, 2008

Felicitaciòn/ Tebrik...

İnternet dünyasının başdöndürücü kalabalığına vaktiyle sessiz sedasız katılan ''Tırmık İzi'' bugün üçüncü yaşını doldurdu. Gökyüzüne havalanan bu özgür balonlar Tırmık İzi'nde şimdiye kadar yazılıp çizilen ne varsa hepsini temsil ediyor. Ben yazıp yayınlıyorum, onlar benim ruhumdan havalanıyor, dönüp dolaşıp sonunda sahiplerini, okuyucularını buluyor. Bana yazılıp anlatılacak onca şeyi yaşatan herşeye ve herkese öncelikli bir teşekkür borcum var. Bunların ''iyi'' ya da ''kötü'' diye ayrılıp sınıflandırılmasına karşıyım, iyisiyle kötüsüyle bunları yaşamamış olsaydım ihtimâl yazacak bu kadar şey bulamazdım. Buradan hareketle; şimdi övünç ve şükranla diyebilirim ki: ''Uçun, uçun, uçun güzel balonlarım, geri dönmenizi asla beklemiyorum çünkü sizi ben özgürce uçmanız için serbest bıraktım...''

Bu sayfa yayında olduğu üç sene içinde bana nice dostlar, nice düşmanlar kazandırdı. E tabii, insanın dostu olduğu kadar düşmanı olması da lâzımdı. Hayatın gerçekliği buydu, bu sayfada da her renk, her düşünce, her karşıtlık, özetle hayata dair herşey elbette olmalıydı. Ama ben üçüncü yıldönümü kutlaması için güzeller güzeli bir dostla henüz dün çekilmiş bu fotoğrafı seçme hakkımı kullandım. Çünkü onunla hayatlarımız çok benzer, hikâyelerimiz aynı eksen etrafında dönüp durmakta. O sevgili Sedef Yılmabaşar Ertugan, ''Kedici Ressam'' olarak anılmakta, Ankara Nurol Sanat Galerisi'nde dün açtığı resim sergisi ile şimdi meraklılarının gözlerini ve ruhlarını doyurmakta. Sergi açılışına bilâhare döneceğim, bugün sadece ''3.yaşın kutlu olsun sevgili blog sayfam'' demekle yetineceğim. Ve tabii; hayatlarına bir şekilde ''Tırmık İzi''ni katmış olan herkese de gönülden teşekkür edeceğim...
Yolun beni götürdüğü yere kadar yürüyeceğim, iyisiyle kötüsüyle hayatın bana verdiği bütün malzemeleri kullanarak yazmaya, anlatmaya devam edeceğim... Teşekkürler hayat...

Fotoğraf: ''Tırmık İzi'' Olay Yeri İnceleme Ekibi daimi muhabiri Baturhan Atabey...
posted by Handan Demiralp at 13:59 12 comments

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

Silencio/ Suskunluk...

4 Mayıs 2008 Pazar akşamı, yüzlerce savaş karşıtı insanla birlikte ben de Amsterdam'da, şehrin yüreği kabûl edilen Dam Meydanı'ndaydım... Ulusal Anma Günü sebebiyle meydan trafiğe kapatılmıştı. Hollanda Kraliyet Ailesi de törene katılacak, kraliçe meydandaki anıta savaşta kaybedilenler anısına çelenk bırakacaktı. Alanda Hollanda'lılar olduğu gibi, pekçok farklı ülkeden gelmiş olan turistler de vardı. Görevliler tarafından dağıtılan tören programı son derece dakik şekilde uygulandı. Polis geçişe kapatılan noktalarla ilgili bilgi verir ve başka taraftan geçmem gerektiğini belirtirken gayet nazikti. Kalabalıkta rahatsızlananlar olma ihtimâline karşı en az dört noktada tam donanımlı ambulans ve sağlık ekipleri hazır bekliyordu. Tam belirtilen saatte başlayan program dakikası dakikasına uygulandı, en ufak bir aksilik yaşanmadı. Ancak; beni asıl etkileyen bu değildi...

İkinci Dünya Savaşı'nda hayatını kaybetmiş olanlar anısına iki dakikalık saygı duruşu yapılacağı anons edildi ve genç bir izci kız borazanı ile saygı duruşunu başlattı. Protokol tarafı, yani anıtın önü ve oradakiler (kraliçe, prens ve prensesler, savaş gazileri vs.) dönüşümlü olarak alanın iki yanına kurulu dev ekranlardan halka izletilmekteydi. Ekranda genç izci kızın belirmesi ve iki dakikalık saygı duruşunun başlaması ile birlikte tıklım tıklım dolu olan o meydanda bütün insanî sesler sustu, bu öyle derin bir sessizlikti ki yavaşça kararan Amsterdam semalarında kanat çırpmakta olan kuşların kanat seslerinden başka hiçbirşey, evet hiçbirşey duyulmuyordu. Dam Meydanı, Amsterdam ve dünya, sanki herşey ve herkes iki dakikalığına çok kesin ve belirgin şekilde susmuştu, en ufak bir çıt dahî çıkmıyor, bu sessizliği kuşların kanat seslerinden başka hiçbirşey bozmuyordu. Gözlerini kapatıp saygı duruşunda bekleyen insanlara baktım, en soylusundan en yabancısına kadar herkesin aynı eşit ''insanlık'' noktasında buluşmasının, iki dakika süreyle aynı şeye odaklanarak susmasının şaşırtıcı hazzını yaşadım... Ve saygı duruşu sona erdiğinde kameramı çalıştırdım, meydanda daire çizerek yaptığım kısa çekim tuhaf bir tesadüf eseri müzikle birlikte tam arkamızdaki eski yapının kubbesinde sona erdi. Dikkatle bakarsanız gökyüzündeki beyaz ışık izini göreceksiniz, hani özellikle programlasanız, uğraşsanız sanki böyle denk gelmezdi. Hiç tanımadığım yüzlerce insanla birlikte, aynı anda ve aynı şekilde ''barış''ı düşünmek çok güzel ve özeldi. Paylaşmak, bu enerjiyi çoğaltmak istedim, sizin de düşüncelerinizle desteklemenizi diledim... Bu vesile ile haydi, bir kez daha ve hep birlikte herkes için koşulsuz, evrensel barışa niyet edelim...


posted by Handan Demiralp at 22:56 0 comments

Cumartesi, Mayıs 10, 2008

El Cortès/ Nazik...

Amsterdam'da, önümden okyanusa doğru sessizce akan Ij nehrine bakarken aklımda ''nezaket'' kavramı vardı. Yollarda gözgöze geldiğim insanların beni hiç tanımamalarına rağmen gülümsemesi, otomobillerin, bisikletlerin yol vermesi, hâttâ Dam Meydanı'na giderken yaya geçidinde bana yol veren bir aracın sürücüsüne ''gracias'' dediğim için aralık camdan bana gülümseyerek gene İspanyolca ''de nada/ birşey değil'' demesi, asansörlerde herkesin birbirini selâmlaması, ''full non-smoking'' yani hiçbir yerinde kesinlikle sigara içilmeyen otelimde bütün müşteriler ve çalışanların bu kurala titizlikle uyması, gece ya da gündüz, hava şartları ne olursa olsun sigara içesi gelenlerin paketlerini, çakmaklarını alıp kapı önüne çıkması ve içtikleri sigaranın izmaritini de mutlaka bu iş için yerleştirilmiş büyük küllüklere atması düşürdü zannederim aklıma nezaketi... Ve oradan taaaa nerelere uçurdu düşüncelerimi...

Geçen senenin Eylül ayının ilk yarısı geride kalmıştı. 12 Eylül'de geçirdiğim ameliyat sebebiyle yaralarım henüz çok tazeydi, annem yanımdaydı, o malûm sitedeydik daha, taşınmamıştık. Daha doğrusu evin büyük bölümü toparlanmıştı da, kesin göç için benim iyileşmem bekleniyordu. Genellikle yatıyordum ama o gün yatmaktan sıkılmış, Ares ve kedi çocuklarla birlikte biraz güneşlenmek için arka bahçeye çıkmıştım. Annem de mutfakta kahvaltı sofrasını toplamakla meşgûldü. Derken elinde yeni demlediği çay termosuyla gelen annem yüzünde çok şaşkın bir ifadeyle ''siteye yabancı bir adam girmiş'' dedi. Yüzümü güneşten çevirmeden ve sükûnetimi hiç bozmadan ''olabilir anne, ne var ki bunda?'' dedim, ''biz de mantık olarak buraya yabancıyız zaten...'' Fincanlara çay doldururken ''tamam da'' dedi, ''çok terbiyesiz lâflar ediyor cep telefonuyla konuştuğu her kimse, burada oturan biri olmasa gerek herhalde...''

Bıyıkaltından gülümsedim, benim zarif anneciğim burada geçirdiğimiz kâbûs gibi yazı sadece anlatılanlardan biliyordu tabii, yaşamamış, olan-bitene şahit olmamıştı. Bizim gibi bu tür durumlara şerbetli sayılmazdı. Yerimden doğrulup ''göster bakayım şu adamı bana, nerede?'' dedim, birlikte ön tarafa gittik. Bir taraftan yürüyüp diğer taraftan cep telefonu ile konuşan ve konuşmakta olduğu her kimse ona karşı yakası açılmadık ifadeler kullanan beyaz gömlekli adamı derhal tanıdım tabii, arkasının dönük oluşu hiç önemli değildi, bu şahıs daha evvel bana karşı da benzer kaba ve amiyâne sözler sarfeden malûm sitenin yöneticisiydi. Gene gülümseyerek bahçe kapısını kapattım, şaşkınlıkla yüzüme bakan anneme ''yabancı değil o'' dedim, ''buranın yönetim kurulu başkanı, hani sana olanları anlatmıştım ya, boşver, hadi arkaya geçip çayımızı içelim...''

Annem benim bu kadar kayıtsız oluşuma da şaşırmıştı tabii, ama dedim ya, o bizim orada yaşadıklarımızı anlatılanlardan biliyordu, hâttâ belki bazı noktaların abartıldığını bile düşünüyordu. ''Yazıklar olsun!'' dedi çayından bir yudum alıp, ''insan güpegündüz, uluorta böyle şeyler söylemeye utanır, çoluk çocuk işitse ne olacak? Ne kadar ayıp!..'' E tabii annemlerin kuşağının terbiye anlayışına göre böyle galiz küfürlerin ancak gecenin kör karanlığında, kimsenin duyamayacağı bir köşede savurulması uygun olabilirdi:) Hâlbûki; bu olayın ve diğer bütün olayların yaşandığı yer kendi içinde bir ''Cennet Mahallesi'' kıvamı taşıyor ve üstteki o parlak cilâ asıl gerçeği örtmeye işte burada olduğu gibi, her zaman yetmiyordu. Annemin bilmediği, yâhût bilse de bir türlü kabûl etmek istemediği asıl şey buydu...

Ben ise o sırada saksıdaki bitkinin yapraklarına konup kalkan parlak yeşil sineği seyretmekteydim. Uçarken kanatları tuhaf bir ses çıkartıyordu. Site içindeki inşaat sırasında, çalışan işçilere ''üç kuruşluk aklınızla bana akıl mı öğretiyorsunuz lan!'' diye bağırmasına şahit olduğum aynı şahsın şimdi cep telefonunda ''xwrtyuohgetçbsvzzüqerstirrr!!!'' şeklinde konuşmasında da bana göre şaşacak hiçbir şey yoktu. ''Nezaket sûretle olmaz, insanın hamurunda olması lâzım...'' diye mırıldanmışım düşünürken, ''ne dedin, anlayamadım?'' dedi annem, ''hiiiiç'' dedim, ''önemli değil, şu sinek ne tuhaf sesler çıkartıyor demiştim...'' ''Sen bırak sineği falan da'' dedi annem, ''daha fazla güneşte durma, taze ameliyatlısın, gir içeri yat, sonra sargıların kayacak...'' ''Haklısın'' deyip kalktım yerimden, koluma girip yardım etti annem, beni salondaki divana yatırırken ''bir an önce iyileş te çekip gidin buradan hemen, ne biçim yermiş burası böyle!'' diye söyleniyordu halen...

Bu sabah çalan telefonu açtığımda duyduğum o çok nazik sesi, nezaket taşan üslûbu düşündüm de şimdi; evvelce kendisine göndermiş olduğum bir evrakla alâkalı arayan da şimdi oturduğum sitenin yöneticisiydi, adamcağız ihtimâl kendisine niçin bu kadar içten ve tekrar tekrar teşekkür ettiğime anlam veremedi. Sözün özü; yaşanan mekânlar, şehirler, ülkeler falan değil, orada nasıl insanlarla yaşadığınız, gündelik hayatı kimlerle paylaştığınız önemliydi. Ve tabii para dediğin şey ''Bilmemnegir Sitesi''nde bahçeli villa (!) almaya yeterken, ''nezaket'' denilen o mûtena kavramı satın almaya asla yetmezdi. Velhasıl; geçen Çarşamba akşamı ardımda bırakıp geldiğim küçük ülkeyi, orada gördüklerimi düşündüm ister- istemez gene ve ''birgün belki'' dedim kendi kendime, ''birgün belki...''

posted by Handan Demiralp at 13:11 4 comments

Salı, Mayıs 06, 2008

Finalizar/ Sonuçlandırmak...

2007'nin sıcak ve kurak Temmuz'unda, Ankara'nın Türkkonut mevkiinde susuzluktan neredeyse ölmek üzereyken bulunmuştu. Henüz yavruydu, son mecali ile otomobilimizin önüne çıkmasaydı belki şimdi hayatta değildi. Ama bu ufak sokak köpeciği için seçilmiş çok iddialı bir kader plânı mevcuttu, hani o vakitler ilahî bir mesaj gelip bunu bildirmiş olsaydı herhalde olayın içinde olan hiçkimse buna inanmaz, ''yok canım, daha neler, tuhaf bir şaka olmalı bu'' falan derdi. Ama işte oldu, sevgili köpeciğimiz Ares doğduğu topraklardan binlerce kilometre uzaklıkta, Hollanda'nın tarihî Deventer şehrinde olması gereken yeri nihayet buldu:) Bugün kendisi ile orada buluşuldu, kucaklaşıldı, hikâyenin başladığı ana şahit biri olarak içim bir tuhaf oldu, gözlerim doldu...

Anladığım odur ki; bu ''kader plânı'' dediğimiz kutsal sistem insan-hayvan ayırdetmiyor, büyük yaratıcı kudretiyle yarattığı için neyi lâyık görürse o oluyordu. Geçen yaz Ankara sokaklarında aç-susuz, hasta ve savunmasız vaziyette öylesine dolaşan bu sahipsiz can bulunduktan epey zaman sonra artık Hollanda'da nefes alıyordu. Güvendeydi, mutluydu, bütün varlığıyla ''gördüğüme sevindim'' diyor, aylarca beraber yaşadığı bu kadının yüreğinin en derin köşesine böylece dokunuyordu. Gözlerinden sonsuz bir vefa ve sevinç okunuyordu. Öyle ki; masmavi gökyüzünde parlayan güneş bile sanki bu eşsiz anları kutluyordu...

Evet; belki bir daha hiç görüşemeyeceklerdi; köpek oğlan Ares ile kedi oğlan Oralet bir daha hiç böyle kucak kucağa uyuyup aynı rûyayı göremeyeceklerdi ama olsun, gönüller bir oldukça mesafeler ne farkederdi? Onlar bu görüntüleri ile durmadan birbirini yiyen, içlerindeki soğuk nefretle sıcacık sevgiyi bir türlü değiştiremeyen, bunu insan (!) halleriyle beceremeyen müsveddelere müthiş bir ders vermişlerdi! Varsın yolları bir daha kesişmesindi; TV programlarına konu olan, her görene parmak ısırtan ve kafalardaki bildik kalıpları kıran bu muhteşem dostluk bütün uzaklıklara, bütün farklılıklara ve cümle ayrılıklara değerdi...

Ve; ''sonuçlandırmak'' işte böyleydi, insanın göğsünü kabartan, yüreğini ferahlatan, verilen mücadeleye ve çekilen bütün sıkıntılara anlam katan sihirli, eşsiz birşeydi. Bu hikâyenin başladığı andan beri içinde olan herkes artık gönül huzuru ile uyuyabilirdi. Evet; bu akşam saat 18.08'de Deventer İstasyonu'ndan kalkan trenin penceresinden sallanan ellerde bütün vedalarda olduğu gibi ince bir hüzün elbette gizliydi ama önemli olan bu hikâyenin böyle güzel bir sonla bitişiydi. İşte şimdi, tam da şu noktada ayağa kalkılıp alkışlar eşliğinde bu hikâyeye katılan o ''iyi'' insanlara teşekkür edilmeliydi, onlar kendilerini biliyor, bu sebeple tek tek isimlerini yazmıyorum ama hepsine bütün varlığımla teşekkür ederek ''insan''lıkları önünde bir defa daha saygıyla eğiliyorum. Hoşçakal Ares oğlum, yeni hayatında mutlu ve huzurlu ol, seni çok seviyorum...
posted by Handan Demiralp at 22:28 6 comments

Pazartesi, Mayıs 05, 2008

Conforme/ Benzer...

Güneşli, pırıl pırıl bir Mayıs gününde evinin eşiğinde oturup kedini sevmenin, varlığını güneşle ve onunla bütünlemenin milliyeti yoktur, dini-imanı başka olsa zaten ne farkeder? Hikâyeler bambaşkaysa da şu anda hissedilenler tıpatıp benzer... Aynı içten ve dıştan ısınma hissi, aynı göz kamaşması, aynı yumuşaklık, ülkeler, kültürler, diller değişse de tanım değişmez: hayatın sade güzellikleriyle mutlu olan ve yaşıyor oluşunu durmadan kutlayan işte aynı mütevazı insanlık, elde kahvaltı kâsesi, sırtta eski bir tişört, ayakta parmakarası terlikler...

Amsterdam'da kanal boylarında sıralanan binalar da birbirine benzer. Ama Venedikte'ki o ''dekor şehir'' havası yoktur pek, burası daha gerçekçidir. Ve camın arkasından bakıyor olsan da farketmez kardeşim, güneş her yerde ve her zaman güneştir. Kedi güneşe bakar, önünden kanal akar, dallara kuşlar konup kalkar. Gezici ve yazıcı kadın ise durup hepsine bakar elbette, içinden şunu geçirir ihtimâl: ''demek kedi ve tül perde arasındaki huzursuz ilişki heryerde benzer, her zaman var...'' Zira kedi hayata perdenin ardından bakmayı sevmez; atar tırnağı, ip çeker, büzüştürür, hırpalar, perdenin ütüsünü ve fiyakasını bozar... Perde yenilir, aradan çekilir, kedi susar...

Bir şehrin içinden sular geçiyorsa o şehir köprülere mecburdur her zaman. Bu köprülerin uzunluğu, büyüklüğü, eni-boyu öyle fazla mühim sayılmaz, bir tarafı öte tarafa bağlaması ve insanın ayağının kuru kalmasını sağlaması kâfidir. Zaten suya göre köprülerin, köprülere göre de suyun varlığı hayli izafîdir. Biri olmasa ötekinin gereksizliği kuşları ve bisikletleri hiç ilgilendirmez, evet ama kayıklar için vaziyet hiç de öyle değildir... Ve zaman sonunda mutlaka günün kapısına akşamı getirir, sen ise sıradanlıklardan benzerlikler avlarsın, ''insan'' olduğunu bir kez daha anlarsın... Bu kadar basittir...
posted by Handan Demiralp at 18:27 3 comments

Nationale Herdenking/ Ulusal Anma Günü...

Bugün (yani 4 Mayıs) Hollanda'nın Ulusal Anma Günü'ydü, Amsterdam'ın Taksim'i sayılan Dam Square'da yüzlerce insan bu sebeple toplandı. Ve bu sebeple ben blog sayfamda bir yazıya ilk defa Felemenkçe başlık attım. Hollanda Kraliçesi ve kraliyet ailesi de tekmil prens ve prensesleri ile oradaydı. 1940-45 yılları arasındaki savaşta hayatını kaybetmiş olanlar son derece sade ama etkileyici bir törenle anıldı. Meydandaki büyük kalabalığa rağmen en ufak bir kargaşa yaşanmadı ve Hollanda polisi tören boyunca halkı bu şekilde gülümseyerek selâmladı...

Savaş yıllarının unutulmayan isimlerinden biri de hatıra defteri aracılığı ile tanıdığımız Anne Frank, Amsterdam'da, Nazilerden saklandığı ev ve önündeki yaşlı kestane ağacı halen itina ile muhafaza edilmekte. 16 yaşındayken toplama kampında ölen ve soykırımın simgelerinden olan Anne bu şehrin en önemli kimliklerinden biri olmayı da sürdürüyor...

Ve bisikletler... Amsterdam halkının en önemli ulaşım aracı yani. Bisiklet yolları son derece düzenli, yediden yetmişe herkes bisiklet kullanıyor desem hiç yalan olmaz. Şehri bisikletle dolaşmak isteyen gezginler için kiralama ofisleri çok yaygın. Binlerce bisiklet var bu şehrin sokaklarında ve trafik sistemi de bütünüyle onlara göre düzenlenmiş, otomobilleri pek adamdan sayan yok, kullanan da pek az zaten çünkü gerek yok. Toplu ulaşımın en kolay ve düzenli olduğu Avrupa kentlerinden biri Amsterdam. Ucuz, temiz ve hızlı seyahat etmek isteyenler daima toplu taşımacılığı tercih ediyor. Bana da ağzımı bir karış açıp öyle aval aval bakmak düşüyor! İkinci defa ziyaret ediyor olmama rağmen, bu ufacık ülkenin akıl almaz düzenine tekrar şaşıyorum? Yorgunum, bu günlük bu kadar, müsaadenizle ben artık yatıyorum...
posted by Handan Demiralp at 00:05 0 comments